Sayfalar
27 Ocak 2009 Salı
Bir Rock hikayesi, Terlikler ve "Rain and tears"
Beyninde oluşmaya çalışan öneriler, bilgisayardaki boş klasörlere benziyor, hiçbir hareket planı sunmuyordu. Motor ısınsın bahanesiyle bu kararsız zamanı doldurmaya çalıştı. Son iki yıldır sanki, bitkisel hayat yaşıyordu. Büyük mücadeleler vererek evlendiği, çok sevdiği kadından ayrılmıştı. Aslında kadın onu ayrılmaya mecbur etmişti. Yaşamın anlamını sorgularken, ne denli büyük bir acımasızlığın içine düştüğünü fark etti. Bir akşam üzeri, ansızın çantası elinde kendini evinin kapısının dışında bulmuştu. Arabanın içinden kadına el bile sallayamadı. Kadın içerde, evde kalmıştı, o dışarıda...Yaşlı gözlerle ona sarılmış, helalleşip uğurlamıştı. Sonrasında, aylarca ondan umutla haber beklediği halde, hiç aramamış, sormamıştı. Oysa onun için harcadıkları yaşamını alt üst etmişti. Öylesine güvenmişti ki ona, koca bir devle savaşmıştı sanki. Katiline aşık bir adama benzetirdi zaman zaman kendisini. Ve yine de onu düşünmeden edemezdi. Şimdi kim bilir nerede nasıl yaşardı. Ayakta kalabilmenin tek şartının kendi gücü olduğunu çok güzel anlatmıştı yaşadıkları ona. Bunu kabullenmesi, kadının kendisine artık dönmeyecek olduğunu iyice anlayıncaya kadar sürdü.
Birkaç dişli çark birden dönüyordu kafasının içinde sanki, ve her biri ayrı bir fikir fabrikasının parçalarıydılar. Bir şeyler yapmalı mıydı?...Kadınları düşündü, yaşamın şekli, rengi onlardan gelen rüzgarla değişiyor, onlar gidince kayboluyordu sanki. Beyninde onların yüzleri ve şarkıdaki sesler birbirine giriyordu…
Hoparlörden gelen ses “Hotel California” nın gitar solosuydu..Eski bir rüzgar esti ve bastırdı tüm uçuşan düşünceleri, kadınları da. Bu rüzgar sıkça eserdi benliğinde. Lise yıllarında Kambur Melih, Alpullu’lu Bülent ve Mothra Levent’le birlikte kurduğu okul rock grubunu düşündü. Kel Aziz elinde havalı D 12 mikrofonuyla nasıl da söylerdi “Rain and tears are the same”…Ve Hayrabol nasıl da çıkardı o tiz bölümde doğru seslere basarak, ve işte “I am a believer”. Tabi ki Monkees!...”I thought love was only true in fairy tales!”. "İyi halt etmişsin" diye içinden bir gönderme yaptı şarkı sözünü yazana.
Dudaklarından birini yukarı kaldırarak gülümserdi genelde. Kahkaha atmayı, yüksek sesle gülmeyi beceremezdi. Hoparlörden gelen cızırtı sinirlendirdi onu, bir iki defa yumrukladı arabanın ön panelini. Araba ve radyo laftan anlamadığında sık başvurduğu bir yöntemdi ve bu, çoğu zaman tamirciye gidene kadar işi götürürdü. Yarım saate yakındır oturuyordu arabanın içinde...O yeniden esmeyecek olan eski rüzgar durdu, düşünceler durdu. Dudakları düzleşti. Film sık sık kopuyordu.
Ne düşüneceğini bile kestiremeden doluvermiş meşgul beyninde, serin bir rüzgar esti birden. Bu parasız pulsuz, kırık dökük yaşamına anlam katan bir şeyler vardı son sıralarda. Onun bu yorgun dünyasına, aynı yorgunlukta bir misafir gelmişti. Bu çok güzel, "boncuğum" dediği, herşeye doğru baktığına inandığı kadın hiç konuşmasa bile, öyle çok şey anlatıyordu ki...Konuştukça daha da güzelleşiyordu. Son iki yıldır ara sıra gelen kadınları olmuştu hayatında. Yalnız bir adamdı neticede, sessiz, uykusuz, parasız, ve bazan fitili ateşlenmiş bir dinamit gibi. Sevgiden yoksundu, amaçları belirsiz kalmıştı. Kaybedecek bir şeyi olmadığını düşünüyordu. Bu boncuk gözlü güzel kadın da kırık dökük dünyasını bir süre paylaşıp uzaklaşan kadınlardan biri mi olacaktı acaba?.Yabancı bir sevgilisi vardı çok uzaklarda. Kendisine birkaç ay sonra temelli geleceğini söyleyen bu kadına söz vermişti. İçi çok doluydu o zamanlar, savunmasızdı...Olur demişti ona, "gel!". O, bu berbat yaşama çeki düzen verecek bir destek olacaktı belki de. Hoş başkaları tarafından kurtarılma duygusundan hep uzak dururdu. Zorlukları kendi gücüyle aşmak isterdi . Kimbilir, ileride geçmişte sevdiği kadından bile daha çok severdi onu. Kadın onu arayıp sürekli sevdiğini söylüyordu, sürekli sorardı neredesin, ne yapıyorsun diye. Kimsenin, özellikle kadınların samimiyetine inanmaz hale geldiğinden, hep kuşkuyla bakardı geleceğe. Gelir miydi; belki de gelemezdi, gelmezdi…İçini kemiren bir bilinmezlik vardı. Ama ya gelirse???...Sözü söz olmuştu her zaman, hiç bir sözünden dönmedi bu güne kadar, ödünsüz olduğu noktaları, onu maddesel yoksunluk başta, ne hallere sokmuştu...Ama gün gelecek, anlaşmayı o yabancı kadın bozacaktı...
Gerçek bir idealistti. Fikirlerinden ve sözlerinden asla geri dönemezdi. Ne yaman çelişkiler yaşıyordu ruhunda. Bu yepyeni güzellikle İçi ürperirken, bir zamanlar o yabancı kadına verdiği sözden caymak için mantığının sunduğu tüm seçenekler ikna edici değildi ve onlara ilk planda itibar edemezdi.. Ama ileride bu kadının kayış atacağını nereden bilebilirdi ki...
Boncuğu çoktan içini yakmaya başlamıştı bile. Onu duymadan, görmeden, ona dokunmadan, onunla sevişmeden duramıyordu. Kadın da onun bu derin ilgisini karşılıksız bırakmıyordu ve giderek şiddetli bir aşk doğacaktı.
İyi bir usta idi alanında. İşte şimdi, bir şeyler planlayabilir, çoktandır gerçekleştirmek istediği projelerini düşünebilir, yeniden atölyesini açabilirdi. Yetenekli elleri bundan böyle yarım kalmış işlerini tamamlayabilir, çalışabilir, üretebilirdi. Ve hatta arabasını bile belli bir hedefe doğru sürebilirdi artık...
Heyecanlandı. Bir şeyler yapmalıydı. Uzun süreden beri ilk kez yaşam belirtileri gösteriyordu. Birinci vitese takıp, yola koyuldu, ağaçların arasından geçen yola saparak kasabanın yolunu tuttu. Her zaman ara ve yan yolları seçerdi. Anayolları hiç sevmezdi. Kasabadaki üçük mağazalara göz attı , böyle bir kadına ne hediye alınırdı?. Onu ne etkilerdi?. Kadın para pul düşünecek cinsten biri olsaydı onun bu fakir dünyasını zaten paylaşmazdı!. Bu onu “klasik” bir kadına verilebilecek hediyelerden olan altın, mücevher gibi şeyler alma fikrinden uzaklaştırdı. Tipik bir 68'li idi. Giysi satan dükkanlardan birine girdi. Rafta sarı bir terlik gördü. Üzerinde göz boncuğu motifi vardı. Diğerlerine de baktı, yok, beğenmedi. Uzandı ve aldı boncuklu terliği. Artık o boncuklu terlik boncuk gözlü güzel kadının olacaktı. Onu "kapının öte yanında kendimi huzurlu hissediyorum, yolda gelirken kendimi bir an önce oraya atmak için deli oluyorum" diyen kadınına giydirecekti!...Kim bilir ne kadar sevinecek, belki de "son zamanlarda aldığım en güzel hediye, ne kadar kolay insanları sevindirnek" diyecek, boynuna sıkı sıkı sarılıp öpecekti onu. Arabanın yan koltuğuna koydu özenle onları. Sanki sevgilisi idi yanında oturan. Ve Elvis o dokunaklı parçaya başladı. ”Love me tender”!...Vay be!. Bu kadar mutlanır mıydı insan bir şarkıyla???
Salı günü gelecekti sevgilisi. Hafta sonu gelemezse, salı günleri gelirdi genelde. İki gece daha yalnızdı yani. "Kapının öte yanı"na özenerek yerleştireceği boncuklu terlikleri vardı şimdi. Daha önce ona aldığı ufak hediyeleri, çiçekleri, ona ayırdığı odadaki yatağın ayak ucuna koyar, üzerini örter, kadını geldiğinde onu oraya götürür, örtüyü açarken onun duyduğu heyecanı gözler, ve boyununa sarılıp öpeceği anı beklerdi. Ama bu defa terlikleri kapının arkasına yerleştirecekti. Hava soğuktu, gelince hemen giysin ayakları üşümesindi. Hem de o terlikleri bir an önce onun ayaklarında görebilmeliydi. Bu fazlasıyla sıcak bir duyguydu. Kendisini hiç yalnız hissetmediği nadir anlardan birini yaşadı o anda. Ama yaşantısına sinen gel gitler, onun düşünce tarzına işlemişti artık, mecburdu böyle düşünmeye zaten. Çünkü yaşam nedense sürekli kötü sürprizler yaratıyordu. Bu defa karşısına çıkan bu güzel insan da, tıpkı diğer sahip oldukları gibi yok olabilirdi. Geleceğin bilinmezliğine olan güvensizlik, yine ağırlaştırdı onu. Kötünün iyisini düşündü, artık kadınını kaybetse bile terlikleri evde kalacaktı!. Vay be!. Bu kadar kötümser olunur muydu? Ama, eğer ki bir kaçış aralığı yakalayamazsa insan, yaşadığı - yaşayacağı kötü şeylerden, umudunu yitirirebilidi. Bu da bir akşam alkol komasına girip yok olmak, ya da bir "golden shot" yapıp yaşama elveda demekle neticelenebilirdi.
Eve mi gitseydi. Yoksa...Yoksa nereye?. Evet, tabi eve gidecekti, eskisi gibi değildi ev, boncuğun kokusu sinmişti.
Yolun iki kenarındaki çamlar, öylesine güzel büyümüşlerdi ki; tepede birleşmişlerdi. İnsan ağaçlardan oluşmuş bir tünelden geçiyordu sanki bu yola girdiğinde. İlk kez bu kadar istekli, bu kadar rahat ilerliyordu, iki yıldır sürekli geçtiği bu yolda. Arabanın tekerlekleri ters dönerdi eskiden eve doğru giderken.
Uzun süredir duymadığı yaşama sevinci ona abartılı geldi, rahatsız etti.
Hava yağmur topluyordu yavaş yavaş, uzaklardan gök gürültüleri geliyordu. Evin önüne vardığında, telefonun mesaj zili çaldı. İçerde bakarım birazdan nasıl olsa deyip, arabayı kilitledi, eve girip doğru bilgisayarı açtı, ve Procol Harum'dan”A whiter shade of pale” çalmaya başladı küçük odada…
Evet, mesaj Boncuk'undandı. yavaşça açtı. Salı günü saat kaçta geleceğini yazmış olmalıydı. Mesaj düğmesine bastı. "Kusura bakma, ben senin için için yanlış bir seçimdim, hoşça kal"...Kolları aşağıya doğru sallandı...O kadar hızla geçti ki baştan beri olup bitenler beyninden, onca yaşananlar, bir saniyeye sığdı. Ama çabucak toparlandı. Biri o kötü anda onu görseydi, tepkisini asla anlayamazdı. Ne kadar duygusuz adam, şuna bak derlerdi. Yabancısı olmadığı böylesi durumlar onun için sürpriz değil, tersine doğaldı. İyice "cool" olmuştu son iki yıldır zaten.
Yeni bir şarkı yankılanıyordu küçük odada....
Ve işte Demis Roussos ve Aphrodite´s Child...”Rain and tears are the same”. Yağmur ve gözyaşları aynıdır…
Kapının arkasına doğru gitti, boncuk gözlü kadının terliklerini, düşündüğü yere özenle yerleştirdi. Uzun uzun baktı onlara. Evet evde delicesine aşık olduğu bu güzel bir kadının terlikleri vardı artık. Ve onun bu eve defalarca gelip bu terlikleri giydiğini hayal etti. Ama...Evet, hepsi; ama hepsi sadece bir hayaldi. Belki öyle bir kadın yaşıyor olabilirdi dünyanın bir yerlerinde...Fakat O zaten buraya hiç gelmemişti ki!.
Gök gürlüyordu, ilk damlacıklar yavaş yavaş ıslatıyordu ortalığı. Gözlerinde donup damlayamayan gözyaşını gökyüzüne havale etti, gökyüzü bunu kabul etti, devraldı. Oturduğu yerden doğru perdeyi araladı, yağmur iyice bastırmıştı. Yağmurun sesine müziğin içli notaları karışıyor, damlalar yere öylece düşüyordu. ”Rain and tears are the same”. Yağmur ve gözyaşları aynıdır...
24 Mayıs 2008 Cumartesi
Terzi Necdet'in ütü tahtası
1
Necdet deli tavuk gibi dönüyordu dükkanın içinde. Casuslarla başı fena dertteydi anlaşılan…Son günlerde cadı kazanına dönen bu yörede, anlam veremediği düşünceler yüzünden insanlar birbirleriyle ha bire tartışıyor,gruplara ayrılıp birbirlerine saldırıyorlardı.Bu gruplardan biri komünistlerdi, ama hepsi de bildik,tanıdık insanlardı.Komünist deyince,akla gelen gaddar,aile ve din tanımaz vatan hainleriydi. Bunlar öyle değildi oysa. Olsalardı; şimdiye kadar kim bilir, dükkanı bile yakmış olurlardı çoktan!.
Doğan’la Bilgin’in getirdiği küçük Philips transistorlu radyo bir türlü susmak bilmiyordu..Radyodan yayılan düzensiz osilasyon sesleri karşı caminin avlusunda abdest alan cemaatın da dikkatini çekmişti; ayaklarında takunyalar,ellerindeki mendillerle kurulanmaya çalışırken birer ikişer ayağa kalkıp, bu anlam veremedikleri tuhaf sahneyi merakla seyrediyorlardı.. Gayet kısa kesilmiş bıyıkların altındaki Dudaklarında, dua mırıldanmaları devam etmekle birlikte, dinin o haz veren yüceliği,karşıda olup biten bu ne idüğü belirsiz tuhaf olayın etkisiyle anlamını yitiriyordu.Necdet’in duvara monte edilmiş bir sehpanın üzerindeki koca tüplü Philips radyosu da aniden devreye girip var gücü ile bağırmaya başlayınca, dükkan ana baba gününe döndü.Doğan ve Bilgin katılasıya gülmek ihtiyacındaydılar; ancak casuslar tarafından takip edildiği şüphesi içinde, hayatının tehlikede olduğunu düşünen Necdet’in bu gülmelere nasıl tepki vereceği belirsizdi. İşte şimdi de kendisini dinlemek için dükkana verici yerleştirmişlerdi!!!.Doğan'ls Bilgin aralarında anlaşarak, gülme krizini atlatabilmek için sırayla dükkandan dışarı çıkıyor;karşıdaki cemaatin dikkatini de çekmeden,sanki hava alıyormuş gibi yaparak,duvara dönüp var güçleriyle sessizce gülüyorlardı.Bu dükkandan peryodik giriş çıkışlar,cami avlusundaki şadırvanda mübarek cum’a namazı için abdest alan cemaatin kafasında iyice soru işaretleri uyandırmaya başlamıştı. Böyle anlaşılmayan durumlarda akla gelen ilk şeylerden biri bunun da anarşistlerin bir numarası olabileceği idi.Bir iki yaşlı mü’min, su kesildiğinde abdest almak için yedek olarak kullanılacak olan içi su dolu ibrikleri gözüne kestirdi.İçindeki suları boşaltıp, anarşistin kafasına vurdun muydu; bir daha ayağa kalkamazdı...Daha genç yaştaki cemaat ise,musalla taşının çevresinde bulunan,tabut artığı ve mezar tahtalarıyla kendilerini savunmayı düşündü..Eğer anarşistlerin ellerinde kuvvetli silahlar yoksa ve de çok sayıda değillerse, bu tahtalarla yapılacak bir taarruz; onları def edebilirdi. Şadırvanın etrafında ayakta tetikte bekleyen cemaat; aralarında hiç konuşmadan savunma ya da hücum için anlaşmışlardı.Son sıralarda,Moskova ve Sofya radyosu, gemi azıya almıştı zaten; şehirde ajan sivil polis Mithat öncüğünde gizli bir polis servisi,bu radyoları dinleyenleri tespit edip merkeze bildiriyorlardı. Necdet abi, sıradan, bir vatandaştı,bir terziydi.Politik olayları eskisi gibi açıkça tartışmaktan çekinir olmuştu.Oysa bazı müşteriler,sırf Necdet’in dükkanında oturup bu politik sohbetlerde bulunabilmek için;bir takım yerine iki takım,bir pantolon yerine iki pantolon diktiriyorlardı.Oysa şimdi,kimin kimin tarafında olduğu belli olmuyordu.. Zira son sıralarda,anarşistler dağlara çıkmaya başlamış; polis ve devlet kuvvetleri de onları yakalamak için var gücleriyle uğraşıyorlardı. Dükkanına elbise diktirmeye ya da ziyarete gelen özellikle sol görüşlü gençlere, hiç bir partiyi tutmadığını söylerdi.Ne olur ne olmazdı.Az sayıda da olsalar,anarşistler büyük tehlikeydi.Ama sağ eğilimli, olduğunu da yerine göre gizlemekten çekinmezdi.Çünkü,ezici çoğunluk sağcıydı,eğer onları küstürürse dikiş diktirmek için kendisine gelmezler, gidip zaten solculara elbise dikmeyen, belediye reisi Mamito’nun tören elbiselerini bile diken terzi Nihat’ın ekmeğine yağ sürerdi.(devam edecek)
25 Şubat 2008 Pazartesi
1968 KIRKLARELİ LİSESİ,MÜZİK YARIŞMASINDA

Kırklareli Lisesi 1968 yılında Milliyet gazetesin İstanul'da düzenlediği Müzik Yarışması'na katılmıştı.Çeşitli olanaksızlıklar içinde hazırlandığımız yarışmada derece alamadık.Ama çok güzel anışlarla dönmüştük İstanbul'dan kırklareline.Bakın grubumuzda kimler var...Bazıları ile ya yakında görüştüm.Haber aldıklarım da var.Bülent Erlevent Alpullu kökenli idi. Başka bilgim yok.Ünal Büyükokutan, Kırklareli'li bir sağlıkçı babanın oğluydu ve agabeyi Ümit de çok güzel çalardı. Kırmizi bir yaprak gitarı,güzel bir amfisi vardı. Melih Ülgen Kırklareli'nde avukat Mekki Bey'in oğluydu. En son bildiğim,ticaretle uğraşıyordu. Levent Özer eczacı.Kırklareli PTT Müdürünün oğluydu.Çorlu'da Eczanesi vardı, daha önceleri elektronik ticareti ile uğraşıyordu.Şimdi sanıyorum,Çorlu'da otururuyor ve oranın bir beldesinde Eczacılık yapıyor.Tansel Timur Kırklareli Vali Muavini'nin oğluydu,Gemi Mühendisleri Odası Başkanıydı en son. Solistimiz Hayrettin Aşkın ise,saygılığını bütün şehre kabul ettirmiş,berber İbrahim Aşkın'ın oğluydu,Emekli deniz albayı.Urla'da evi var ve oldukça sık görüşüyoruz. Hatta zaman zaman yarışmada söylediğimiz Mary Mary şarkısını da seslendiriyoruz birlikte!..Resim Kırklareli Yeşilyurt Gazetesi'nin 7/02/1968 tarihli baskısındandır.
25 Aralık 2007 Salı
KART KÖRPE'NİN AY ARABASI
Biz bildiğin gibi Camilerin önünden gülmeden geçemezdik o zamanlar; Özellikle de cenaze varsa!.Yine bir gün Caminin önünden geçerken, tam yanımızda - sanırım bizimle Caminin arasında, solumuzda yol alan- bir kişi daha vardı; aşağı yukarı aynı hızda, paralel yürüyorduk. O yüzden sola -camiye- doğru neler olup bittiğine baktığımızda; kendisini de net olarak izleyemek zorunda kalıyorduk. Bu kişi Kartkörpe idi. Tabi, bizim güldüğümüzü rahatlıkla farkediyordu ; ama tepki vermiyor görünüyordu. Biz, gemi azıya almış vaziyette; bir de onun bu kayıtsız duruşundan da cesaret alarak, gülmemizi tehlike arzedebilecek kişilerden gizlemek için, kendisini siper olarak kullanmıştık!. Öyle ki değişik açılardan ve "yakın çekim olarak" KK'nin (kartkörpe) yüzünü ve aldığı şekilleri ayrıntılı olarak inceleme ve kayda alma fırsatını yakalamıştık. Güneş öylesine değişik açılardan gözlüğüne geliyordu ki; ışık, gözlüğün rengi ve şekli, KK' nin yüzü (yüz, beyaz ve hafif çilliydi; ve burun düzlüğü itibariyle bir Amerikalı'nınki gibi falandı) ve duruşuyla birleştiğinde ortaya eşsiz bir "uzay adamı" görüntüsü çıkıyordu...Gözlüğün camları üzerindeki yansıl dünyada ufacık figürler ışıkla dansediyordu. Ve şöyle biraz alttan ve yakından baktığında koyu ve figürlü gözlükler, üzerindeki minik menteşeler teknik ve özel bir önem kazanıyordu. Aslında KK caminin önünden geçmiyor; tam anlamıyla "uzayda yürüyordu"!!!.
Tabi arkası da gelecekti. Kensini bir kaç kere daha bu açıdan inceleyince caminin önünde yaratılan "kab"a cuk diye oturuyordu. Batılılar bu tür bilimsel sonuçlara çok uzun çabalarla, sabırla çalışarak varmışlardı!. Oysa bizim toprakların KK si; pratik olarak "konuyu" çoktan halletmiş; evinin arka bahçesinde gizlice yaptığı ve "ay arabası" adını verdiği aracı ile durmadan aya gidip geliyordu!!!. Okula geldiğinde elinde hocaları umursamadan salladığı anahtarlık, arka bahçe kapısının ve "ay arabası" nın kontak anahtarlarıydı. Fizik hocası Kel Abduş; bu aracı görse kimbilir nasıl şaşırırdı. Ama; "boşverrrr" di. Çünkü bunları açıklayabilmek; anlatmak çok zordu; ve önemlisi, elaleme reklam olmayı istemiyordu. Bombayı daha ilerde "ay canavarları" nı satışa çıkardığında patlatmayı düşünüyordu. Ayda kendi halinde mütevazi bir çiftlik kurmuştu. Başında arkeolog şapkası; ayağında şortuyla bir tabureye bacak bacak üstüne atıp oturarak, elindeki çomakla elektrikli tellerle çevirdiği ay canavarlarını dürtüklemeyi çok seviyordu. Bundan hafif bir sadistik zevk duyuyordu. Öğretmenlerin tüm ağır sözleri ve bedencinin herkesin arasında attığı sağlık topunun kendisini yere devirmesiyle zedelenen ince ruhu; bir anda kuş gibi hafifliyor; ne kadar üstün bir insan olduğunu net biçimde algılıyordu!. Bu sıradaki gururlanmasını; tüm dekor içinde ve özellikle gözlükleriyle birlikte düşündüğünüzde "yaptıklarının ödülünü almış mağrur uzay adamı" imajını hakkıyla veren bir "resim" çıkıyordu ortaya. Bu resim; matematik dersinin o insanı zora sokan ciddi atmosferi içinde, hele bir de pencereden süzülerek cilalı tahta sıradan yansıyan hafif kontür ışıkla, uzay adamlığı formatı yüklenmiş bu adamı gözümüzde daha da ulvileştiriyor, böylesi dekorlar, karşı konulmaz bir biçimde onun yeni kimliğini iyice belirgin hale getiriyordu.Matematik derslerini, dudaklarında alaylı bir gülümseme ile, önünde oturan çocuğun başını siper edip, bacak bacak üzerine atarak ve dizinin üzerine dayadığı elindeki uzay arabası anahtarlarını hafifçe sallıyarak izlerdi...Hocanın gösterdiği integral hesapları, sinüs ve kosinüs formülleri,onun karma karışık proje ve uygulamaları yanında çok zavallı kalıyordu...
Ayda canavarlar KK nin oturduğu yerin tam önünde, telin içine koyduğu kaba su içmek için gelmek zorundaydı. İşte o sırada onları dürtüklemekten için için sadistik bir zevk duyar, bir dudağını yukarı kaldırarak gülümserdi. Canavarlar acınası gözlerle adeta "ne olur yapma be yaaa" dercesine kendisine bakar, o da bu bakışlara kendi kısık ve özel sesiyle "-ne bakarsın be .mcık?" diyerek karşılık verirdi. Aslında canavarlar kendisinin ne dediğini ve niyetini anlarlardı. Ama aya herkesten önce gelip kendilerini hapsedebilen bu adama karşı belki çook ilerde pişman olabilecekleri, köpekçesine bir sadakat duyarlardı.
Not:( KK "ay arabası" ve uzay konusunda hiç bir delil bırakmadı, açık vermedi, sırrını kimselere söylemedi)
8 Aralık 2007 Cumartesi
İlkokul öğretmenim Fatma Y.Özyozgat'ın hakkımdaki yazısı
"Geçmiş zaman olur ki...
...Sevgili ilkolul öğretmenim Fatma Yaşar Özyozgat'ın sakladığım "hatıra defteri"me benim için 2 - 6 - 1962 tarihinde yazdıklarını blogumda yayınlamıştım. Şu sıralarda o kadar önemli ki dedikleri... ...Link aşağıda....Hangimiz bize ilk terbiyeyi veren, alfabeyi, okuma - yazmayı öğreten, yolumuzu aydınlatan O ilk yüce insanı unuturuz ki...Söylediklerine her zaman saygı duyup, uyduğumu söyleyebilirim...Ben de onun yolundan yürüdüm ve bana yazdıklarını kendi öğrencilerime tavsiye ederek, ve daha da fazlasını vererek görevimi yapmaya çalıştım. Kendine minnet borçluyum. Üç çocuğumdan ikisi öğretmen şimdi. Sevgili öğretmenim; senin önünde saygı ile eğiliyorum, sevgi ve rahmetle yeniden anıyorum."
"Çalışkan Öğrencim Yavuz Peker, 2 - 6 - 1962
Hatıra defterinin ilk sahifelerini karalarken,şu bir kaç öğüdümü dinlersen kendimi bahtiyar sayarım.
1-Bundan sonraki hayatında da okulda olduğun gibi çalışkan dürüst ve vatansever öğrenci olmalısın.
2-Gösterişe asla kapılmamalısın.
3-Etrafına daima iyilik edebilmelisin.
4-İstikbalde bizlerin en büyük güvenci sizler olacaksınız.
5-Gelecekte arzu ettiğin gayeye ulaşmanı candan diler, hayatta sonsuz başarılar dileğiyle gözlerinden sevgi ile öperim.
| 1953 - Kastamonu Hükümet bahçesde elimde bayrağım. Fotoğraf Ahmet Peker |
| Foça C.Midilli Lisesi Bahçesinde sevgili öğrencilerimle - 1993 |
![]() |
| Sevgili kızım resim öğretmeni C.Zeynep Peker Sal, İzmir - Çiğli'de öğrencileriyle birlikte hazırladığı sergiyi açarken - 2010 |
